Stay Signed In
Do you want to access your site more quickly on this computer? Check this box, and your username and password will be remembered for two weeks. Click logout to turn this off.
Stay Safe
Do not check this box if you are using a public computer. You don't want anyone seeing your personal info or messing with your site.
TÜRKIYE'NIN SORUNLARI:
ERMENI SORUNU
Asya ve Avrupa kıtaları arasında köprü konumunda olan Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazları, Ortaasya, Kafkasya ve Ortadoğu’daki doğal enerji kaynaklarının kesiştiği noktadaki jeopolitik konumuyla bütün dünyanın dikkatini çekmektedir.
Geçmişte Osmanlı devleti, bugün de Türkiye, bu jeopolitik ve jeostratejik konumundan dolayı çeşitli entrikaların çevrildiği bir alan olmuştur. Osmanlı devletini parçalayarak tarih sahnesinden silmek isteyen sömürgeci devletler, bu entrikalarında yüzlerce yıldır Türklerle dostça yaşayan Ermenileri kullanmışlardır.
Tarihte olduğu gibi günümüzde de, Ermeni toplumu üzerinden siyasi ve ekonomik çıkar sağlamaya çalışan ülkeler bulunmaktadır. Bazı ülkelerde Türkleri ve Türkiye’yi sözde soykırımla suçlayan anıtlar dikilmekte, bazı ülkelerde de soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar parlamento gündemlerine getirilmekte, hatta kimi ülke parlamentolarında kabul edilmektedir. Gerçekte tarihçilere bırakılması gereken bu konular, siyasetçilerin elinde çıkar aracı haline dönüştürülmektedir.
Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu’nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu’ya girişlerinden sonra Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici anlayış ve inancından yararlanmışlardır. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. Yüzyıl sonlarına kadar süren devir, “Ermenilerin altın çağı” olmuştur. Osmanlı devletinin çalışan, liyakatli, dürüst ve becerili her vatandaşına sağladığı imkanlardan gayr-i müslimler içinde en çok faydalananlar Ermeniler olmuştur. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde etmişler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka” olarak kabul edilmişlerdir. Bu çerçevede Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, hatta Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane Bakanlıkları, Müsteşarlıkları yapanlar olmuştur. Hatta Osmanlı devletinin meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler de yazmışlardır.
Ancak Osmanlı devletinin zayıflamaya başladığı dönemlerde, hemen her konuda Avrupa’nın müdahalesi baş gösterince, Türk-Ermeni ilişkilerinde de bir bozulma başlamıştır. Batılıların özellikle misyoner din adamı kisvesinde, Osmanlı devleti içine soktuğu provokatörlerin faaliyetleriyle Ermeniler; dini, kültürel, ticari, sosyal ve siyasi açılardan Türk toplumundan uzaklaştırılmaya çalışılmıştır. Böylece, çoğu defa Türklerin zararlı çıktığı trajik olaylar başlamış, Doğu Anadolu’da başlatılan ve İstanbul’a kadar yayılan isyan hareketlerinde binlerce Türk ve Ermeni hayatlarını kaybetmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ise; Osmanlı askeri olarak düşmanlara karşı savaşan veya geri hizmetlerde çalışan Ermenilere karşılık, Ermenilerin önemli bir kısmı düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Müslüman’ın hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir.
Devletin bunları yatıştırmak ve durdurmak için aldığı tedbirler istismar edilmiş ve dış devletlerin tahrik ve vaatleriyle Ermeniler, bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.
Anadolu dışında kurulan Hınçak, Taşnak, Ramgavar, Hınçak İhtilal Komitesi, Silahlılar Cemiyeti, Ermenistan’a Doğru Cemiyeti, Genç Ermenistan Cemiyeti, İttihat ve Halas Cemiyeti ve Karahaç Cemiyeti gibi örgütler, halkı silahlı ayaklanmaya sevk etmişlerdir.
Osmanlı devleti, Birinci Dünya Savaşı içinde, Ermeni isyanının yoğun olduğu Doğu Anadolu’da, bir yandan cephede Rus ordularıyla ve Rusların yanında yer almış olan Ermeni kuvvetleriyle savaşmak zorunda kalmıştı. Diğer yandan da cephe gerisinde Türkleri katleden, Türk köy ve kasabalarını yakıp yıkan, ordunun ikmal tesislerine ve konvoylarına saldıran Ermeni çeteleri ile mücadele etmek zorunda kalmıştır.
Ayrıca hem cephede hem de cephe gerisinde savaşmak durumunda bırakılmasına rağmen, 9-10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “mahalli tedbirlerle” çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır.
Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskâna”, o dönemdeki ifadesiyle “tehcir”e tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği sağlanmıştır. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve mezalimin karşılığını müslüman halk da vermeye başlamıştı.
Ermenistan ile bir takım siyasi ve ekonomik çıkarlar için Ermenileri kullanan bazı devletler, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan’daki tutuklamaları bir “soykırım” gibi göstermek ve dünya kamuoyunu bu konuda ikna etmek için yoğun bir propaganda faaliyetine girişmişlerdir(1).
Oysa Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Osmanlı devletini işgal eden devletlerden İngilizler, aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi “Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri” gerekçesiyle tutuklayarak Malta adasına sürmüş ve hapsetmiştir. Suçlamalarla ilgili olarak Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmıştır. Buna rağmen, Malta’daki tutuklular hakkında iftiraları kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan 1922'de serbest bırakılmışlardır.
Ancak Türkleri sözde soykırımla suçlama gayretleri durmamış; Malta’daki yargılama sürecinde İngiliz basınında Osmanlı Hükümeti’ni sözde soykırım ile suçlayan ve bu konuyu ispata yeltenen bazı uydurma belgeler yayınlanmıştır. Söz konusu belgelerin General Allenby komutasındaki İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından Suriye'deki Osmanlı Devlet Dairelerinde ortaya çıkarıldığı iddia edilmiştir. Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından sonradan yapılan soruşturmalar, İngiliz basınına verilen bu belgelerin İngiliz ordusu tarafından ele geçirilen belgeler olmayıp, Paris'teki Milliyetçi Ermeni Delegasyonu tarafından müttefik delegasyonlara gönderilen yazılar olduğu anlaşılmıştır(2).
Bütün bu gerçeklere rağmen, sözde soykırım iddialarını gündemde tutmak için olağanüstü gayret sarf eden Ermeni komiteleri, terör eylemlerine yönelmişlerdir. 1965'ten sonra, çeşitli ülkelerdeki Ermenilerin, Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyasıyla dünya ve Türkiye kamuoyunda varlığını hissettiren sözde Ermeni Sorunu, 1970'li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine dönüşmüştür.
Gurgen (Karekin) Yanikan adlı bir yaşlı Ermeni’nin 27 Ocak 1973'de ABD'nin Santa Barbara kentinde, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ile Konsolos Bahadır Demir'i katletmesiyle başlayan "Bireysel Ermeni Terörü", 1975'den itibaren tıpkı 1915 öncesinde olduğu gibi "Örgütlü Ermeni Terörü"ne dönüşmüştür. Yurtdışındaki Türk görevliler, diplomatlar, elçilikler ve kuruluşlarına yönelik Ermeni saldırıları, kısa sürede hızlı bir tırmanma göstererek yoğunluk kazanmıştır.
Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39'u silahlı, 70'i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır(3).
Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine 1980’li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile işbirliğine girmişlerdir. 1984 yılında PKK sahneye çıkarılmış ve Asala-Ermeni terörü geri plâna çekilmiştir. Belgeler, Bekaa ve Zeli kamplarında ASALA ile PKK militanlarının birlikte eğitim gördüklerini ortaya koymuştur.
Türk güvenlik güçlerinin PKK terörü ile mücadelede başarı sağlamasının ardından Ermeni komiteleri, sözde iddialarını Ermenistan devletinin açık desteği ve Ermeni Diasporası aracılığıyla sürdürmeye devam etmektedirler. Çeşitli ülke parlamentolarından “sözde Ermeni Soykırımı”nı kabul eden yasaların ve önerilerin çıkmasını sağlamaya çalışarak, asılsız iddialarını dünya kamuoyuna kabul ettirmeye çalışmaktadırlar.
Amaçları, sözde iddialarını tüm dünyaya “tanıtmak”, Türkiye’yi bu temelsiz iddiaları “tanımak” zorunda bırakmak, sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" ve "toprak" almak ve "Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmektir.
KÜRT SORUNU
Uzunca bir süredir Türkiye’nin gündemini meşgul eden Irak savaşı, gelinen noktada burjuvazinin kendi içindeki çelişkilerini daha da fazla ortaya çıkardı. Görünen odur ki, yakın zamana kadar gündemin ilk sırasını oluşturan ve halen de devam etmekte olan AB, Kıbrıs ve Kürt sorunlarında farklı tutumlar takınmış olan burjuva kesimler, adeta bayrakları değiştirmiş durumdadırlar. AB’ye ne pahasına olursa olsun girilmesini savunan, bu uğurda Kıbrıs’ı “vermek”ten kaçınmayan, hatta Kürt sorununda bile birtakım adımlar atmayı kabul eden “güvercinler”, şimdi de “şahin” rolüne soyunarak Musul-Kerkük’ün alınmasını, ABD emperyalizminin yedeğinde var güçle ve “aktif” olarak savaşa girilmesi gerektiğini haykırıyorlar. Dünün “şahin”leri ise, savaşa “aktif” olarak girmenin getireceği kadar götüreceği şeyler de olduğunu hatırlatıyorlar. Fakat egemen sınıf içindeki bu çelişkili yaklaşımlar bizi yanıltmamalıdır. Sözümona “şahinler” ve “güvercinler” arasındaki bu tartışmalar, aslında savaşa girip girmemek üzerine değil, savaşa hangi hedeflerle ve ne şekilde girecekleri üzerinedir.
Örneğin burjuvazinin bazı kesimleri, ABD emperyalizminin yanında Irak savaşına girilmesini ve başta Musul-Kerkük olmak üzere pastadan pay alınmasını, Genelkurmayın da dahil olduğu bir diğer kesimi ise Irak’ın toprak bütünlüğünün değişmemesi gerektiğini ve Türkiye’nin esasen Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devletine engel olmak için bu bölgede asker bulundurmasının yeterli (!) olacağını savunmaktadır. Fakat sonuçta her ikisi de savaşa ve Irak’a girmekten yanadır.
Öncelikle problemi doğru koymak gerekir. Şu anda Irak sınırları içinde bir Kürt devletinin kurulmasına karşı çıkan kesimler açısından temel sorun, Türkiye sınırları içindeki Kürt nüfusun yoğunluğu ve Kürt hareketidir. Bu nedenle de Güney Kürdistan’daki Kürt oluşumu bu kesimlerin en büyük korkusudur. Irak savaşının TC’yi ilgilendiren asli yönü de budur. Fakat burjuvazinin istekleriyle gerçekler çok fazla örtüşmüyor. Güney Kürdistan’daki Kürt oluşumu uzun süredir varlığını fiilen sürdürmektedir. Üstelik parlamentosuyla, anayasasıyla, ordusu, polisi ve mahkemeleriyle hakiki bir burjuva devletinin aygıtlarına da sahiptir. Ve bu yönetim, yine uzun süredir Türkiye’nin olağanüstü engelleme çabalarıyla uluslararası alanda henüz tanınmamış bir devletin çekirdeğidir. Ancak gelinen noktada Türkiye burjuvazisi engellemelerinin daha fazla fayda getirmeyeceğini farketmiş durumdadır. Zaten, son aylarda Kürtlere yönelik saldırgan ve karalayıcı politikasının ardında yatan neden de budur.
Dolayısıyla egemen sınıfı ilgilendiren ne Irak halkının kaderi ne de barışın korunmasıdır. Onu ilgilendiren konu savaşla gelecek tehlikeleri savuşturmak ve kendi çıkarlarını korumaktır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi TC açısından “savaş sebebi” sayılan ve sorunun temel halkasını oluşturan Güney Kürdistan’da meşruiyetini kazanmış bir Kürt devleti olgusu, Türkiye’de yaşayan Kürtlere de bir umut ışığı yakacak ve muhtemelen bir taraftan Kürt ulusal hareketinin canlanmasına yol açacak diğer taraftan da ulus-devletlerin siyasal tarihlerinde çok sık rastlandığı gibi Güney Kürdistan’daki Kürt devletinin Türkiye’deki soydaşları üzerinde hak talep etmesine zemin sağlayacaktır.
Burjuvazinin Kürt devleti olgusuna karşı çıkmasının ikinci nedeni ise Irak savaşının yarattığı fırsatı değerlendirerek, Musul-Kerkük hattındaki petrolden pay almak ve böylece elde edeceği ekonomik avantajla Ortadoğu ve Kafkaslarda ABD emperyalizminin şemsiyesi altında bir alt-emperyalist güç olma arzusudur. Ancak savaşın başka bir sonuç doğurması ihtimal dahilindedir: Petrol bölgesinin üzerinde bağımsız bir Kürt devletinin kurulması. Bu, Türkiye’deki egemenler açısından rüyanın kâbusa dönüşmesi anlamına gelecektir.
Emperyalistlerin çıkarlarına kurban edilen bir halk...
Birinci Emperyalist Savaşın sonlarına doğru alevlenen Kürt ulusal hareketi, uzun yıllar boyunca bölgedeki diğer halklar (Arap, Filistin, Ermeni, Yahudi, Süryani, Nesturi ve diğerleri...) gibi bir ulus kurmanın mücadelesini vermiştir. Bu uğurda yeri geldiğinde savaşmaktan da çekinmemişlerdir. Fakat Türkler de İngilizler de onların bu taleplerini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan vazgeçmemişlerdir.
Her zaman söylediğimiz gibi ulusal sorun tarihsel açıdan bir burjuva demokratik sorundur. Fakat içinde yaşadığımız emperyalist çağda, bu sorunun patlak verdiği yerlerde emperyalistlerin soruna müdahil olması neredeyse kaçınılmazdır. Ve doğal olarak emperyalistlerin bulacakları her türlü çözüm son tahlilde ezilen halkların taleplerini değil kendi “yüksek” çıkarlarını karşılamaya dönük olacaktır. Bu yüzden, hemen hemen her somut durumda görüldüğü gibi, çağımızda bu sorunun gerçek çözümünün proletaryanın omuzlarına düştüğünü söyleyebiliriz. İşçi sınıfının hegemonyası altında, bölge halklarının emperyalist güçlere karşı yürütecekleri mücadeleler sonucunda kurulacak sosyalist temelde bir sovyetler federasyonu olmadan hiç kimse rahat yüzü göremeyecektir.
Tıpkı bugünlerde ABD emperyalizminin bölgede demokrasi havariliğine soyunduğu gibi geçmişte de İngiliz emperyalizmi aynı söylemlerle –bölgeye “medeniyet ve demokrasi” getirmek– tüm Mezopotamya’yı işgal etmişti. Başlangıçta İngilizlerin amacı sömürgeleri olan Hindistan’a giden yolu açık tutmak ve bu sebeple Kürdistan da dahil olmak üzere tüm Mezopotamya’yı kontrol altına almaktı. Buna 1871 yılında Berlin-Bağdat demiryolunun inşaasıyla uğraşan Alman uzmanlarının Musul’da petrol bulmuş olması da eklendiğinde, tüm Ortadoğu’ya “demokrasiyi ve uygarlığı” getirmek İngiliz emperyalizmi açısından vazgeçilmez bir görev (!) haline geldi.
II. Abdülhamit 1888 ve 1898’de yayınladığı iki özel fermanla Musul ve Bağdat’ı “Hazine-i Hassa”ya[1] bağlamıştı. Almanlar “Anadolu Demiryolu Şirketi” ve İngilizler de Shell-Royal Dutch şirketi aracılığıyla petrol imtiyazlarını kapmak için kıyasıya bir mücadeleye giriştiler. Uzun didişmeler sonunda Almanların baskısıyla 1912’de kurdurulmuş olan “Turkish Petroleum” şirketi üzerinden herkes gücü oranında pay almaya başladı. Neticede İngilizler şirket hisselerinin %75’ini ve Almanlar da %25’ini aldılar.
Ardından Birinci Emperyalist Savaşın Almanların ve tabii Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanması üzerine bu paylaşımda bazı değişiklikler oldu. Ocak 1919’da Paris’te biraraya gelen savaş galibi emperyalist devletler, “Barış Konferansı”nın en önemli konusunun petrol meselesi olduğunu belirterek, paylaşımın İngiliz ve Fransız emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yenilenmesini istediler. Böylece Almanların %25’lik hakkı Fransız petrol şirketlerine devredildi. Ancak hem İngilizler hem de Fransızlar, emperyalist yağma çetesinin yeni üyesi ve müstakbel elebaşısı ABD’nin payı verilmeden Musul-Kürdistan sorununun halledilemeyeceğini çok kısa sürede idrak ettiler.
Sonuçta 31 Temmuz 1928’de yapılan bir anlaşmayla Turkish Petroleum şirketinin hisseleri Anglo-İran (İngiliz), Shell-Royal Dutch (İngiliz)[2], Compaigne Française de Petroles (Fransız) ve Near East Development (Amerikan) arasında her birine %23,75 pay düşmek üzere paylaştırılıyor, ayrıca %5’lik bir dilim de şirketin kurucularından ve II. Abdülhamit’in komisyoncularından Ermeni banker Gülbenkyan’a bırakılıyordu.[3] Daha sonra 1929’da Turkish Petroleum ismini “Iraq Petroleum” olarak değiştirdi ve bu şirketin Irak hükümetiyle yaptığı bir anlaşma sonucu Dicle nehrinin batısında kalan petrol yatakları 1942’de “Mosul Petroleum”a devredildi.
Fakat yine bugün olduğu gibi, o yıllarda da mesele sadece petrolün paylaşımından ibaret değildi. Çok daha önemli olan bir konu da Ortadoğu’nun siyasi nüfuz alanlarına bölünerek ekonomik çıkarların uzun vadede garanti altına alınmasıydı. Böylece emperyalistler bölgedeki ulusal sorunlar yumağını halletmek için de uzunca bir süre teşrik-i mesai yapmak zorunda kaldılar.
Bölge daha evvelinde Osmanlı Devletinin toprakları içerisinde kaldığından, 1918 Sevres Anlaşması temelinde emperyalistler kendileri açısından optimum bir çözüm getirmeye çalışmışlardı. Ancak sosyal ve ekonomik yapı öylesine geri, coğrafi yapı öylesine karmaşık ve dağınıktı ki, ne Araplar ne Kürtler ve ne de diğer halklar kendi başlarına bir ulus-devlet kuracak potansiyele sahip değillerdi.
Aslına bakılırsa Kürt sorunu hiç de yeni bir mesele değildi. Fakat Kürt ulusal hareketi ancak Birinci Dünya Savaşından sonra ciddi anlamda dünya kamuoyunun gündemine gelmişti. Kürtler bağımsız bir devlet kurmak için birçok kez ayaklandılar ve kendi aralarında da savaştılar. Kuzey ve Güney Kürdistan arasında coğrafi bir engel oluşturan dağ sırası ve aşiretlere dayanan sosyal yapı, uluslaşmanın önündeki en büyük engeldi. Kuşkusuz bunun yanında ekonomik faaliyetin göçebe hayvancılık ve kaçakçılıkla sınırlı olduğu hatırlanırsa, kapitalist gelişmişlik düzeyi açısından ulus-devletin kurulmasının ekonomik altyapısının ne durumda olduğu da anlaşılmış olur. Bu çerçevede Kürtlerin de tek ümidi petrol gelirleriydi ve bu yüzden de emperyalistlerle iyi geçinmek zorundaydılar.
Ne var ki, Kürtlerin bu talepleri ne Fransızların ne de İngilizlerin umurunda değildi. Onlar ellerindeki petrol imtiyazlarını ve nüfuz alanlarını korumanın derdindeydiler. Üstelik ortaya bir de yeni kurulan Türk devleti çıkmıştı ve Musul-Kerkük vilayetleri üzerinde hak iddia ediyordu.
Türkiye, Kürt aşiretlerinin kendi aralarındaki çekişmelerden ve İngilizlerin/Fransızların/Amerikalıların bağımsız bir Ermeni devleti kurmaları fikrinin Kürt aşiretleri arasında yarattığı rahatsızlıktan faydalanarak bazı aşiretleri kendi yanlarına çekmeyi başarmıştı. Bu fırsatı değerlendirerek derhal bölgeye asker sevkettiler. Türk egemen sınıflarının amacı, bölgedeki karışıklıktan ve siyasi boşluktan yararlanıp fiili bir durum yaratarak bunu hukuki süreçlerle destekleyip Güney Kürdistan’ın büyük bölümünü kendi sınırları içerisine katmaktı. Hatta bu uğurda İngiliz emperyalizmiyle her türlü pazarlığa giriştiler. Örneğin daha 1922’deki Lozan görüşmeleri başlamadan önce, dönemin İngiliz dışişleri bakanı Lord Curzon’un sorunu Milletler Cemiyetinin gündemine götürme önerisine cevaben, Türkiye’yi temsil eden İsmet İnönü, bunun yerine kapalı kapılar ardında yapılacak ikili görüşmeleri tercih edeceklerini söylemiştir.
Görüldüğü gibi Kürt halkı kendi kaderini tayin etme hakkını almaya uğraşırken, yeni kurulan Türk devletiyle İngiliz emperyalizmi açısından sorun, Kürdistan’ın nasıl pay edileceği noktasında cereyan ediyordu.
Ve nihayet 1924’te sorun İngiltere tarafından Milletler Cemiyetine getirildiğinde, oluşturulan komisyon yaptığı incelemeler sonucunda; bölge nüfusunun %63’ünün Kürt, %8’inin ise Türklerden oluştuğu, bu sebeple en doğru çözümün burada bağımsız bir Kürt devleti kurulması olduğu, ancak siyasi açıdan Türkiye ile İngiltere ve Irak devletleri arasındaki ilişkiler göz önüne alındığında en iyisinin Kürdistan’ın bu bölgesinin ikiye bölünerek kuzey kısmının Türkiye’ye güneyinin ise Irak’a bırakılması gerektiğine karar verdi.
Bu karar kelimenin tam anlamıyla Kürt halkının kaderinin emperyalistlerin çıkarlarına kurban edilmesi anlamını taşıyordu. Buna rağmen, en birinci şiarının “Yurtta sulh, cihanda sulh!” olduğunu söyleyen Mustafa Kemal, Musul ve Kerkük’ün tamamen Misak-ı Milli sınırları içinde olduğunu ve bir karışının bile hiç kimseye verilmeyeceğini, gerekirse bu uğurda savaşa girmekten kaçınmayacaklarını beyan ediyordu. Hatta Mustafa Kemal hükümeti, uluslararası arenada koz olarak kullanabilmek için bu süreçte SSCB ile yakınlaşmayı da ihmal etmemişti.
İngiliz emperyalizmi, kapitalistleşme yolunda önemli adımlar atan Türkiye ile arasını iyi tutmak istediğinden küçük de olsa bazı tavizler vermeyi kabul etti. Türkiye’nin talepleri Musul’un kuzeyinin kendilerine bırakılması, İngilizlerle askeri bir anlaşma yapılması ve Musul petrolünden kendilerine pay verilmesiydi. Yapılan müzakereler sonucunda esas olarak Musul petrolünden pay verilmesi hususu öne çıktı ve TC hükümeti kendilerine Musul’un petrol gelirinden %10’luk bir kâr payının 25 yıllık süre için ödenmesini kabul etti. Fakat ardından yine Türkiye’nin talebi üzerine bu kâr payına denk düşen 500 bin İngiliz sterlini TC hükümetine ödenerek konu bir daha açılmamak üzere kapatıldı.
Sorun sınır meselesi değil ulusal sorundur
1926’daki bu anlaşmanın ardından Musul-Kerkük veya Kürt sorunu 1958 yılına kadar unutuldu. Bu tarihte Irak’ta Arap milliyetçisi BAAS’ın (Yeniden Doğuş Arap Sosyalist Partisi) bir darbeyle iktidarı almasından sonra en başta ülkedeki sosyalist ve muhalifler olmak üzere Kürt ve Şii kökenli halklara ciddi baskılar uygulanması sonucu, pek çok Kürt aşireti İran’a göç etmek zorunda kaldı. Zaten 1971 yılından itibaren de bu göçler bizzat BAAS rejimi tarafından organize edildi.
Aynı dönemde, halka karşı uyguladığı bu baskıcı politikalar sonucu kitlesel desteğini önemli ölçüde yitirmiş olan BAAS rejimi, muhalif kesimin ve bunların yanı sıra Kürt ve Şii kitlelerin de Irak Komünist Partisine yaklaştıklarını farkedince, biraz da Kürt grupları kendine çekmek için 1970 yılında Kürtlerle bir anlaşma yaptı.
11 Mart 1970’te, Kürtleri temsilen KDP (Kürdistan Demokrat Partisi) temsilcisi Molla Mustafa Barzani ve BAAS adına da ülkeyi tek adam yönetimine çoktan sokmuş olan Saddam Hüseyin ortak bir deklarasyon yayınladılar. Buna göre BAAS rejimi Kuzey Irak’ta (yani Güney Kürdistan’da) özerk bir Kürt yönetimini tanıyacağını kabul etti.
Deklarasyona göre anlaşmadaki tüm hükümler 4 yıl içinde (en geç 1974 yılında) anayasa maddesi haline getirilecek ve böylece Irak’ta federatif bir devlet modeline geçilmiş olacaktı. Fakat tahmin edileceği gibi Saddam Hüseyin verdiği sözleri tutmayarak son derece kısıtlı bir özerklik yasası çıkarttı ve Kürtlerle savaşın tohumlarını atmış oldu.
Oysa 1970 anlaşmasına göre özerk yönetim dışında Kürtlere petrol gelirinden pay verilecek, bir Kürt parlamentosu kurularak Türkmen, Asuri ve Ermeni azınlıkların da burada temsil edilmesi sağlanacaktı.
Kısmi özerklikle yetinmek zorunda kalan Kürt halkı, 1988 yılında Halepçe katliamıyla yüz yüze kaldı. Saddam’ın savaş uçakları Kürt halkının üzerine tonlarca kimyasal bomba attı ve bu katliamda çoluk çocuk 5 bin Kürt hayatını yitirdi. Binlercesi ise kullanılan gazın etkisiyle çok ağır yaralar alarak sakatlandı. Birinci Körfez Savaşı sırasında ise aynı katliamlardan korkan yüz binlerce Kürt, dondurucu soğuklarda, aç ve çıplak vaziyette Türkiye sınırına doğru göç etti, pek çoğu bu esnada yaşamını yitirdi.
Körfez Savaşı ile bölgede değiş(tiril)en dengeler bir anlamda pandoranın kutusunun tekrar açılmasını sağlamıştır. Kendisinden önceki İngiliz emperyalizminin izinden giden ABD emperyalizmi de Kürt halkını çıkarları doğrultusunda kullanmaktan kaçınmamıştır. Önceleri kendi Kürtleriyle girdiği iç savaş çerçevesinde bölgeye yönelik sınır ötesi operasyonlar düzenleyen TC, bu vesileyle Güney Kürdistan’a hatırı sayılır bir silahlı güç yerleştirmeyi başarmıştır. Bahane olarak da PKK gerillalarının o bölgede üslendiklerini öne sürmüştür. Kesin olmayan rakamlara göre Türkiye’nin en az 10 bin kişilik bir silahlı gücü halen Musul civarına yerleşmiş durumdadır ve şu anki savaş hazırlığı da göz önüne alınırsa bu sayının çok daha artmış olması kuvvetle muhtemeldir.
Yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi TC açısından sorunun esası, bölgedeki gelişmelerin ve federe de olsa bağımsız da olsa bir Kürt devleti oluşumunun PKK’nin ve dolayısıyla da Kürt ulusal hareketinin güçlenmesine yol açması korkusudur.
Bugünkü duruma baktığımızda TC burjuvazisinin bu korkusunun hiç de yersiz olmadığını görürüz. Şu anda Güney Kürdistan’da özerk bir Kürt yönetimi bulunmaktadır. Irak Kürdistan’ı olarak adlandırabileceğimiz bölgedeki bu yönetim aslında 1970 Deklarasyonu ile verilmiş hakları kullanmaktan başka bir şey yapmamaktadır ve bu anlamda ne yeni bir oluşumdur ne de bağımsız bir devlettir. Irak Kürdistan’ı şu anda Irak devletinin bir parçasıdır. Bu çerçevede Irak Kürdistan’ı Süleymaniye, Kerkük, Erbil illerini, bu illerin sınırları içindeki nahiye ve köylerin bütününü, Musul ve Diyala illerinin ise Kürt halkının çoğunlukta bulunduğu kaza nahiye ve köylerini kapsıyor.
Sonuç olarak Kürdistan’ın kaderini Kürt halkının tayin edebilmesi için Saddam rejiminin değişmesi gerektiği açıktır. Bu noktada da Irak savaşının arkasından kurulacak yeni rejimin Kürtleri tanımasının garantisi olarak Kürt liderleri Barzani ve Talabani, şimdiden ABD emperyalizmi ile aralarını iyi tutmaya özen gösteriyorlar.
Fakat Kürt halkının bağımsızlık talepleriyle mevcut Kürt önderliğinin niyetleri ve tutumu birbirine karıştırılmamalıdır. Bağımsız bir devlet kurmak Kürt halkının en doğal hakkıdır. Fakat Barzani-Talabani önderliğinin tutumu, komünistler açısından hiç de onaylanabilir bir tutum değildir. Barzani-Talabani önderliği, ABD emperyalizmini bölgeye davet etmekle, kendi halklarına onu bir kurtarıcı gibi göstermekle, hele hele kendi ulus-devletlerini kurabilmek için Irak halkının kitlesel bir şekilde katliama uğramasına göz yummakla –ve hatta ABD’nin yanında savaşmakla– ne kadar gerici önderlikler olduklarını göstermişlerdir. Bizim desteğimiz bu gerici Kürt önderliğine değil, Kürt halkının haklı taleplerine olmalıdır.
Musul-Kerkük “bizim” mi?
Kürt halkı açısından bakıldığında, Türkiye burjuvazisinin emperyal niyetleri Saddam rejiminden bile daha tehlikelidir. Burjuvazinin ve asker-sivil bürokrasinin amacı 1974 Kıbrıs harekâtında yaptıklarını tekrarlamaktır; sürekli olarak sınıra ve bölgeye asker sevk ederek fiili durum yaratmak, Musul ve Kerkük’ün Kürtlerin elinde kalmasını engellemek ve böylelikle bir Kürt yönetimi meşruiyet kazansa bile onu zayıf bırakmak.
TC ordusunun Güney Kürdistan’a asker yığmasının somut amaçlarından birisi, KDP ve KYB’yi kontrol altında tutmaktır. Fakat her iki Kürt partisinin ve Kürt halkının bu konudaki tepkisi nettir: “Türkiye işgalci bir devlettir, topraklarımızda Türk askeri istemiyoruz.”
Defalarca söylediğimiz gibi, Türkiye burjuvazisini rahatsız eden şey Türkiye’deki Kürt hareketinin güçlenmesidir. Çünkü Türkiye hem savaşın hem de tüm Ortadoğu halklarının kaderini belirleyebilecek bir konuma sahiptir. Dolayısıyla Kürt ulusal mücadelesi eğer yükselen bir işçi sınıfı hareketiyle birleşirse, bu güç Türkiye’de ve Ortadoğu’da muazzam ayaklanmalara yol açabilir. Burjuvazinin asıl korkusu da budur.
Hal böyle olunca burjuvazinin ve ordunun tavrı daha iyi anlaşılıyor. Burjuvazi Musul-Kerkük’e yönelik planları çerçevesinde Kürtlere yönelik ciddi bir karalama kampanyası başlatmış durumdadır. Bir taraftan Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit sürerken, diğer yandan Kürt halkı üzerindeki baskı ve provokasyonlar arttırılıyor.
Türk medyası da mevcut savaş ortamında kendisine biçilen rolü son derece iyi oynayarak aldığı dolarların hakkını vermektedir. Medya, Türkiye’nin aslında savaşa karşı olduğunu (!), sadece kendi güvenliğini sağlamak amacıyla sınır ötesine asker göndermenin gerekli olduğunu söylüyor. O halde önce şu soru cevaplanmalıdır; neden Türkiye kendi “ulusal” güvenliğini sınırın onlarca kilometre ötesine asker yığarak koruyor? Şu anda Irak Kürdistan’ında kaç bin Türk askeri vardır? Türk ordusu bölgeyi fiilen işgal etmiş durumda değil midir? Kuşkusuz burjuva medya bu soruları sormak yerine her zaman olduğu gibi emperyalist devletlerin saldırganlığını haklı çıkaracak tarzda yayın yapmaya devam ediyor.
Tabii rahatlıkla tahmin edilebileceği gibi bu saldırıların arkasına gizlenmeye çalışılan şey Türkiye burjuvazisinin emperyal niyetleridir. Hatırlanacak olursa yine bir süre önce tozlu sandıklardan eski haritalar çıkarıldı; uygun bir müzik eşliğinde ve buğulu görüntülerle Musul ve Kerkük’teki Türkmen soydaşlarımızın yaşadıkları acılar sergilendi; Irak’ın 1926’dan kalan petrol borcunu hâlâ ödemediği, dolayısıyla da Musul-Kerkük üzerinde hakkımız olduğu iddia edildi.
Herkesin çok iyi bildiği gibi Güney Kürdistan nüfusunun %70’i Kürtlerden oluşmaktadır. Çeşitli kaynaklara göre Kürt nüfus 4-5 milyon civarında olmasına rağmen, Türkmen nüfus 150 bin civarındadır.[4] Kaldı ki AKP hükümeti ABD ile yürüttüğü müzakerelerde Türkmenlerin bu bölgede azınlık olduğunu açıkça kabul etmiştir. Ayrıca Türkiye yıllarca, bir yandan Kürt yönetimini tanımamak için Türkmenlerin 1970 anlaşmasıyla kurulan özerk parlamentoda temsil edilmesine engel olmuş, diğer yandan da temsilen dışlandıkları yaygarasını koparmaya devam etmiştir. Demek ki sorun Türkmenlere yapılan “zulüm” değil, Türkiye’nin Türkmenler üzerinden bölgedeki nüfuzunu arttırma arzusudur.
Musul ve Kerkük’teki “hakkımıza” gelecek olursak; aslında bu konunun çok fazla tartışılacak bir tarafı olmadığını söyleyebiliriz. Her devlet işine geldiğinde kendi çıkarları doğrultusunda birtakım “tarihsel” kanıtlar sunmaya kalkışabilir. Örneğin pekâlâ Kürtler de geçmişte Türkler henüz Anadoluya gelmeden önce kendilerinin bu bölgenin sahibi olduklarını ve şimdi de geri istediklerini iddia edebilirler. Benzer şekilde Yunanlılar Bizans topraklarını, Ermeniler kendi topraklarını geri isteyebilirler vs. vs. Yahut tarih bilgisinin düzeyini açıkça ortaya döken Türk burjuvazisi, geçmişte Viyana kapılarına kadar dayandığımızı kanıt göstererek Balkanlar’da da hak iddia edebilir. Bunların hepsi mümkündür. Hatta ABD gibi silah gücünüz varsa tüm dünyanın sizin olduğunu bile iddia edebilirsiniz! Ama açıktır ki, bugünkü dünya dengelerinde ve mevcut gücü dahilinde Türkiye’nin bu tür iddiaları komediden öteye geçemeyecektir.
Emperyalizm hak vermez alır!
Kürt halkı yaklaşık yüz yıldır kendi kaderini tayin hakkından yoksun bırakılmıştır. Osmanlı devletinin 600 yıllık boyunduruğundan çıkması onu özgürleştirmeye yetmemiş, bu kez Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin sınır telleri arasında dörde bölünen bir halkın dramını yaşamaya başlamıştır. Zorunlu göçler, katliamlar ve ekonomik sömürü altında bunalan Kürt halkının bugün içinde bulunduğu koşullar geçmişten çok farklı değildir. Bugün de Kürt halkı emperyalistlerin planları arasında tercih yapmaya zorlanıyor.
Kürt halkı hem Irak Kürdistan’ında hem de Türkiye Kürdistan’ında ikinci sınıf insan muamelesi görmektedir. 30 yılı aşkın mücadeleden sonra birtakım güdük “hak”lar verilmesi, mevcut dünya konjonktüründe ulusal sorunun ne kadar çözülebileceğinin en güzel kanıtıdır.
Ne Türkiye burjuvazisi ne de ABD emperyalizmi Kürt halkına istediklerini veremez. Kürt halkının gerçek dostu Türkiye, Irak ve tüm dünya uluslarının işçi sınıfıdır. Emperyalizmin vereceği olsa olsa daha fazla kimyasal bomba, daha fazla ölüm ve daha fazla sömürüdür. ABD emperyalizminin kuyruğuna takılmakla Kürt halkının elde edeceği hiçbir kazanç yoktur!
Kürt halkı gerici Barzani-Talabani önderliğinin ABD emperyalizmini bir kurtarıcı gibi göstermesine aldanmamalıdır. ABD’nin Irak halkına karşı girişeceği kitlesel katliamlar Kürt halkına özgürlük getirmeyip yeni bir boyunduruk vuracaktır. Bir başka halkın kanı pahasına elde edilecek ulusal bağımsızlığın tek sonucu ancak daha fazla kan ve gözyaşı olabilir. Kürt halkının gerçek kurtuluşu, mücadelesini emperyalist- kapitalist sisteme yöneltmesiyle gerçekleşecektir.
Türkiye, Irak ve bölge ülkelerinin işçi sınıfları ayağa kalkmadan gerçek özgürlük elde edilemez. Bir Saddam gider, bir başkası gelir. Tek yol bölge halklarının ve işçi sınıfının kendi bağımsız iradesiyle kuracağı sosyalist temelde bir sovyetler federasyonudur. Bu hayal değil tek gerçek ve kalıcı çözümdür. Kürt ulusal mücadelesiyle işçi sınıfının örgütlü mücadelesi birleştiğinde, hem ulusal hem de toplumsal kurtuluşun kapıları açılacaktır.
Bölge halkları ve işçi sınıfı şu talepler etrafında birleşmelidir:
ABD, İngiliz, Türk vs. tüm emperyalist güçler bölgeyi terk etmelidir. Emperyalizmin silahlı gücü, “demokrasinin” değil gericiliğin teminatıdır.
Irak’taki Saddam rejimi, esasen Irak işçi sınıfının öncülüğünde, Irak halkının örgütlü mücadelesiyle yıkılabilir. Bu mücadelesinde Irak işçi sınıfı sonuna kadar desteklenmelidir.
Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı kayıtsız şartsız tanınmalıdır. Kürt ulusunun ulusal kurtuluşu, işçi sınıfının toplumsal kurtuluş mücadelesinin de önünü açacaktır.
Başta ABD, İngiltere, Irak ve Türkiye olmak üzere tüm dünya işçi sınıfı kendi hükümetlerinin bu savaşa katılmaması için silah üretiminin ve silah sevkıyatının durdurulmasından genel greve kadar, emperyalist saldırganlığa karşı tüm gücünü kullanmalıdır.
Unutmayalım ki, 1917’de Birinci Emperyalist Savaşı durduran da, “halklar hapishanesi” olan Rusya’daki halkları özgürleştiren de işçi sınıfının yarattığı Büyük Ekim Devrimiydi. Emperyalist savaş ancak işçi sınıfı silahlarını kendi burjuvazisine doğrultursa durdurulabilir. Uluslararası işçi sınıfının ve dünya halklarının çıkarları ulusal sınırların arttırılmasında değil, tümden kaldırılmasında yatar.
Kürt Halkına Kendi Kaderini Tayin Hakkı!
Yaşasın İşçilerin Uluslararası Birliği!
Savaşa Karşı Sınıf Savaşı!
Emperyalist Savaşlara Son Vermenin Yolu Kapitalizmi Yıkmaktır!
KIBRIS SORUNU
KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın New York'ta yapılması planlanan Kıbrıs görüşmelerine katılmama kararı alması ve Türkiye'nin bu kararı desteklemesi ile tekrar gündeme gelen Kıbrıs sorunu, 40 yılı aşkın bir süredir Türkiye ve dünya gündeminde.
Kıbrıs konusu 1960 yılından itibaren Türkiye'nin ve dünyanın gündeminde sık sık yer alıyor. O tarihte kurulan ortak cumhuriyet ve bu yapı içerisinde Türk nüfusa karşı uygulanan siyaset, 1974 yılında Türkiye'nin gerçekleştirdiği Barış Harekatı ile sonuçlanmıştı. Bunun hemen akabinde ise, Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştu. Bu tarihten sonra dünya siyasetinde Kıbrıs sorununun bir çözüme kavuşturulması için pek çok plan ortaya kondu. 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. 1990 yılındaki Güvenlik Konseyi kararıyla iki bölgeli federasyon önerildi. 1997 yılına gelindiğinde ise konfederasyon fikri öne sürüldü. Günümüzde ise Kıbrıs Rum kesiminin Avrupa Birliği'ne kabul edilmesi ihtimali nedeniyle Kıbrıs sorunu daha yoğun olarak gündemde.
Sorun Yeniden Gündemde
Bugüne kadar Kıbrıs konusunda çözüm olarak gündeme getirilen önerilerde Türk tarafının çekinceleri, "eşit ortaklığa sahip olamamak" üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu çekinceler bugün de devam ediyor. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın, New York'ta yapılması planlanan görüşmelere katılmak istememesinin altında da aynı sebepler yatıyor. Cumhurbaşkanı Denktaş bu hususta görüşmeler için ortak zemin oluşmadığını, Rumların Kıbrıs Türk halkını AB'ye girme yolunda eşit ve ortak görmediklerini ifade ediyor.
Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk tarafının görüşü, Ada üzerinde iki halkın yaşadığı ve Türk tarafının Rumlara bağlı bir azınlık olmadığı yönünde. Bu durumda iki tarafın da dünya siyasetinde eşit olarak temsil edilebilmeleri gerekiyor.
Türkiye ile Kıbrıs Arasında Tarihsel Bağlar
Kıbrıs, tarih boyunca sırasıyla, Hitit, Mısır, Fenike, Asur, Pers, Bizans, Ceneviz, Venedik, Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere tarafından ele geçirilmiştir. Bizans döneminde, Bizans'ın resmi dil olarak Yunanca'yı ve din olarak da Ortodoks Hristiyanlığı benimsetmesi sonucunda Ada halkı, kendisini Rum olarak görmeye başlamıştır. Ada'ya Türk nüfusun girmesi ise, Kıbrıs'ın 1571 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından ele geçirilmesiyle başlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul'un fethiyle birlikte, sınırları içindeki tehdit unsurlarını sırasıyla bertaraf etmişti. Bu dönemden sonra bütün dikkatler Akdeniz'e çevrilmiş ve gittikçe büyüyen Osmanlı donanması bütün gücünü Akdeniz'in bir Türk gölü haline getirilmesi için harcamaya başlamıştı. Kanuni Sultan Süleyman'ın 46 senelik hükümdarlığı döneminde bu politika başarılı olmuş ve Akdeniz Kıbrıs Adası dışında büyük ölçüde Türk denizi haline gelmişti. Kıbrıs'ın, gerek Ortadoğu'nun, gerek Kuzey Afrika'nın gerekse Akdeniz'in kontrolü ve Anadolu Yarımadasının güvenliği açısından stratejik bir öneme sahip olması, Kıbrıs Adasının Osmanlı topraklarına katılması yönünde fetih hareketlerini öne çıkardı. Kıbrıs diğer yandan Balkanlar ve Anadolu'dan hacca gidecek Müslümanların güvenli geçişi için de önem taşıyordu. Bu derece stratejik öneme sahip olan Ada'nın çağın büyük deniz gücü Venedik'in elinde kalması, büyük bir tehlike oluşturuyordu. Bu amaçla 1571 yılında düzenlenen bir seferle Kıbrıs, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırlarına katıldı. Bu tarihten itibaren Ada'daki Türk hakimiyeti, Anadolu'dan Adaya göç eden büyük sayıda Türk nüfus sayesinde gelişti. Bu rakamın o dönemde 20 bin asker ve 10 bin sanatkar aile civarında olduğu bilinmektedir. Bu bilgilerin ışığında, Kıbrıs Türkleri'nin kökenini Anadolu'daki Türk halkının oluşturduğu görülmektedir.
Osmanlı İdaresi Altındaki Yıllar
Türklerin hakimiyetleri altındaki topraklarda, adaletli, şefkatli, merhametli, ırk ve kabile taassubundan uzak bir siyaset izlemeleri, Türk idaresinin pek çok ülke tarafından bir kurtarıcı gibi karşılanmasına sebep oluyordu. Başta Katolik Avrupa'nın katı baskılarına maruz kalan Ortodoks Balkan halkları olmak üzere pek çok halk, Hıristiyan yöneticiler yerine Müslüman Türk idarecilerin yönetimi altında yaşamayı tercih ediyorlardı. Osmanlı Ada'ya hakim olduktan sonra, İmparatorluk içinde uygulanan bu siyaset Kıbrıs'ta da kendisini gösterdi. Latin Venedikliler zamanında kötü uygulamalara maruz kalan Ortodokslara geniş imkanlar verildi. Rum Cemaati Başpiskoposluğu'na yeni yetkiler verildi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda ele geçirilen toprakların tümü "vatan toprağı" sayılıyordu. Kıbrıs'ın fethinden sonra Ada'nın nüfusunu oluşturan iki halk; Rumlar ve Türkler barış içinde yaşamışlardı. Bu barış havası 19. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu yüzyıl içinde İmparatorluk sınırları dahilindeki birçok bölgeyi ve en şiddetli olarak Balkanları etkisine alan milliyetçilik hareketleri, Kıbrıslı Rumları da etkilemiştir. Bu tarihten itibaren Kıbrıslı Rumlar Osmanlı hakimiyetinden çıkarak, bağımsızlığını kazanan Yunanistan'la birleşmek istemişlerdir. Böylece günümüze kadar gelen Kıbrıs sorunu ortaya çıkmıştır.
Bugünkü Kıbrıs
20 Temmuz 1974 Barış Harekatı neticesinde yapılan toplumlararası görüşmelerin çıkmaza girmesiyle, KKTC 15 Kasım 1983 yılında bağımsızlığını ilân etti. Toplam yüzölçümü 3.335 km2 olan Kıbrıs Adası'nın yüzölçümünün %35'i KKTC'ye aittir.
Başkenti Lefkoşa olan KKTC'nin diğer önemli şehirleri Gazimagosa, Girne ve Güzelyurt'tur. Yeşil Ada olarak bütün dünyaca tanınan Kıbrıs Adası'nın kuzeyinde yer alan KKTC'inde tarım ve ormancılık faaliyetlerine özel önem verilmektedir. Ülkenin %57'si tarım arazisidir.
Ülkenin kıt su kaynakları göz önünde bulundurularak modern sulama sistemleri kurulmuş, kısıtlı su kaynakları en rasyonel şekilde kullanılmaya çalışılmıştır.
Sanayi fazla gelişmemiş olmakla birlikte gıda, inşaat ve giyim dallarında oldukça önemli gelişmeler sağlanmıştır. Küçük ve orta büyüklükteki işletmeler şeklinde sanayi kurulmuş, 1995 yılında imalat sanayinde tesis sayısı 726'ya çıkmış istihdam edilen kişi sayısı ise 11.382'ye yükselmiştir. Lefkoşe, Gazimagosa ve Girne'de organize sanayi bölgeleri kurulmuştur. Ayrıca Gazimagosa'da kurulan serbest liman ile bu bölgede şu anda 22 işletme çimento ve deri paketleme, araç bakım ve onarımı, konfeksiyon imalatı ve transit ticaret sahalarında faaliyet gösterilmektedir. Elektrik enerjisi üretimi ülke ihtiyacını karşılayacak seviyeye gelmiştir. Kuzey Kıbrıs tarihi ve turistik yerleri ve temiz çevresi ile turizmde her yıl gelişen bir ülke olarak karşımıza çıkmaktadır.
Enosis Hayali
Tarihte Kıbrıs sorunu, Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere Krallığı'nın bir iç sorunu olarak birçok kez ön plana çıkmıştır. Her iki İmparatorluk döneminde Ada Rumları Yunanistan'la birleşme isteğiyle birçok defa ayaklanmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonrada Kıbrıs sorunu bölgenin çözüme kavuşturulması gereken en önemli problemi olarak devam etti. Özellikle 1954 yılından itibaren Kıbrıs konusu Türkiye'nin dış politikasının ana konularından biri haline gelmiştir. Anadolu kıyılarına yakınlığı nedeniyle, stratejik bir noktada olması ve daha önemlisi, Ada'da büyük bir Türk topluluğunun yaşıyor olması, Türkiye'yi bu soruna taraf yapmıştır. Enosis, "Megalo İdea" hedefi çerçevesinde Kıbrıs'ın Yunanistan'a bağlanmasını, ilhak edilmesini ifade etmektedir. Enosis (yani Ada'nın Yunanistan'a bağlanması) kelime anlamı olarak "ilhak" demektir ve ilk Megalo İdea haritasının çizildiği 1791 yılından beri gündemde olan bir konudur. Bir anlamda Kıbrıs sorununun da bu tarihten itibaren var olduğu söylenebilir. 18 Ekim 1828 tarihinde İngiltere, Rusya ve Fransa'ya bir nota veren Yunanistan, ilk kez "Enosis" fikrini
Ada, Türkiye İçin Neden Önemli ?
Kurtuluş Savaşı yıllarında Misak-ı Milli sınırları içinde Kıbrıs da bulunuyordu. Ancak bu tarihte Kıbrıs artık İngiliz egemenliğine geçmiş ve Türkiye Ada üzerinde herhangi bir hak talep edemeyeceğini belirtmişti. Bu nedenle, Türkiye 2. Dünya Savaşı yıllarına kadar Kıbrıs konusundaki gelişmeleri uzaktan izleyebildi.
1821 yılında Yunanistan'da isyanın başlamasından sonra, Kıbrıs'taki milliyetçi Rumların başını çeken Kilise, bir isyan hazırlığına girişir. Fakat dönemin Osmanlı valisi bu isyan planlarını öğrenerek, isyancıların bir kısmını idam eder ve diğerlerini sürgüne gönderir. Bu kişiler 1821 yılı sonlarında Roma'da toplanarak ilk Enosis bildirisini yayınlarlar. Tüm Hıristiyan Krallarına çağrıda bulunarak, Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı için yardımcı olmalarını isterler. 1878'de Osmanlı Devleti, Rusya'ya karşı diplomatik desteğin bedeli olarak Kıbrıs'ı İngiltere'nin "geçici yönetimi"ne bırakır.
Ada'yı Osmanlı hükümetinden kiralayan İngiltere, 1914 yılında Osmanlı Devleti'nin 1.Dünya Savaşı'na katılmasından yararlanarak, Kıbrıs'ı ilhak eder. Bu yönetim devri, Kıbrıs Rumları arasında Enosis'in gerçekleşeceğine dair umutları artırır. Hatta bu durum, 1915 yılında İngiltere'nin Kıbrıs'ı Yunanistan'a teklif etmesiyle daha da somutlaşır.
Neticede, 1571'den 1914'e kadar, neredeyse 4 asır Türk hakimiyetinde kalan Kıbrıs, bir takım oldu-bittilerle elden çıkar; Kıbrıs ve Kıbrıs Türkleri'nin hayatında yeni bir dönem başlar.
Bu dönem Türkiye'nin NATO'ya girdiği yıllarda (1952) Kıbrıs'ın da Yunanistan'a bağlanma girişimleriyle sonuçlandı. 1950-55 yılları arasında Türkiye'nin Kıbrıs politikası, İngiltere yönetiminin korunması, bu statüde değişiklik olacaksa Türkiye'nin de söz sahibi olması gerektiği yönünde şekillenmiştir. 1958-60 yılları arasında ABD ve İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs'ın taksim edilmesi fikrini gündeme getirmiştir. Türkiye o dönemde İngiltere'nin Ada'da askeri ve siyasal varlığını Türklerin bir güvencesi olarak görmekteydi. Diğer yandan Rumların arasında İngiltere karşıtı haraketlerin artması İngiltere'nin Kıbrıs politikasında değişikliklere yol açtı. İngiltere, Türkiye'nin Ada politikasında söz sahibi olmasını desteklemeye başladı. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nde Türkler ve Rumlar görünürde eşit statülerde devlet yönetiminde rol oynamışlardır. Yunan kökenli terör örgütlerinin Kıbrıs Türkleri'nin güvenliğini tehdit etmesi üzerine 1960-74 yılları arasında Türkiye'nin Kıbrıs politikası, Ada'daki soydaşlarımızı "garantör devlet sıfatı" ile korumak olarak belirlenmiştir.
1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı ile birlikte daha önce dile getirilen Kıbrıs'ın taksimi konusu fiilen gerçekleştirilmiş olur. Türkiye'nin Kıbrıs'a askeri müdahalesi sonrası Kıbrıs Rum toplumu ve Yunanistan, konuyu sürekli milletlerarası platformlara taşımışlardır. Zaman zaman başarılı olan bu Rum-Yunan taktiği karşısında Türkiye ve Kıbrıs Türk toplumu, bir yandan, iki taraflı iki toplumlu bir federasyon fikrini savunurken diğer yandan da uluslararası siyasi temayüllere veya Kıbrıslı Rumların çeşitli adımlarına göre yeni siyasi kararlar aldılar. Bu kapsamda Kıbrıs Özerk Türk Yönetimi, önce Kıbrıs Türk Federe Devleti ve arkasından da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne dönüştü. Son zamanlarda Kıbrıs Rum halkının Avrupa Birliği'yle birleşme yönünde almış olduğu kararlar konuya yepyeni bir boyut kazandıracak mahiyettedir.
Kıbrıs Rum Bölgesi'nin AB'ne üye olması, bir taraftan Yunanistan açısından Enosis'in gerçekleşmesi anlamına gelmekte iken; diğer taraftan Kıbrıs sorununun taraflarından birisinin birleşik Avrupa devletleri arasında yer alacağı manasındadır. Böyle bir gelişmeye seyirci ve sessiz kalamayacağını açıklayan Türkiye ve KKTC, bu durumun gerçekleşmesi halinde Kıbrıs Türk Bölgesi'nin de Türkiye ile birleşeceğini ve bütünleşeceğini ilan etmişlerdir.
Kıbrıs, coğrafi konumu itibariyle petrol sevkiyatının güvenliği, Türk gemilerinin uluslararası sulara sorunsuz çıkması ve bölge devletleriyle olan ilişkiler açısından büyük öneme sahiptir. Türk kıyılarına yakınlığı Ada'yı stratejik bir konuma sokmaktadır